Coğrafya, Hakikat ve Real Politik

-Muhammed Emre El-Vakfî

Devleti oluşturan unsurlar maddi ve manevi olarak ikiye ayrılır. Maddi unsur coğrafyadır. Her türlü kaynak, topoğrafya, şehirlerin hinterlandı örnek gösterilebilir. Medeniyetin mânevi kaderi maddi coğrafyasına göre feyz alır. Tıpkı müspet ve ıslah edilmiş bir bedenin ilahi soyutlamanın inayetine kapılması gibidir. Örneğin bozkır coğrafyasında doğa ile birleşen türk ırkı, anadolunun çetrefilli doğasında refahtan uzak bir biçimde hadarileşmiş felsefeyi tekamül ettirmiş ve dönemin hakikat iddeasını sırtında taşımıştır. Kuzey hindistanın aryanları büyük işkenceler çekmişler, dağlarda doğa ile bütünleşmişler. Çekilen büyük çile ve çileye karşı geliştirilen direnç soyut düşünce ufuklarını açmış, insanlık medeniyetinin ışığı ilk bilinen haliyle zuhur etmişti. Pratik olarak hintliler, varlığı anlama yolunda büyük adımlar atmış, teorik hikmet pratiğe dökülmüştü. İran dağlarına taşınan felsefe belirgin hale gelmeye başlamış, Mısır’a aktarılarak ihtiyaç fazlası üretimin ve yapısal avantajların desteği ile tekamükde aşama kaydetmiş, kurumsal hale gelmiş, siyasi otoriteye güç vermiş, Mısır’ı devasa bir medeniyet haline getirmişti. Din adamların metafizik gücü topluma motor olmuş, kitlelere rıza üretmiş, rıza üretimi entellektüel olandan havas’ül avama sonra avam’ül havasa akmış, ahiret anlatısı, firavunun ezeli ve tanrı oluşu mitleri Mısır’ın metafizik çekirdeğinden beslenmiştir. Antik Yunan Medeniyeti Mısır’dan aldığı felsefe ile mitelojinin çekirdeğini vaz etmiş, elitler arasında mitelojinin metafizik tezahürleri gönüllerde huşuya yol açmıştı.

Arap dünyasına felsefe Roma İmparatorluğunun pratik takıntılarından ve niceliksel kurumsallaşmasından kurtulan yunanlılar tarafından getirildi. İskenderiyye Okulu tüm arap coğrafyasına felsefi nazarı serpiştirdi. Yapılan panayırlarda bunun izini görmek çok kolaydır. Kuran’ın indiği coğrafyada Esma’ül Hüsna’yı anlayacak bir topluluk olması bunun en net göstergesidir. Açıklamak gerekirse Esma’ül Hüsna’daki El-Aziz, El-Hilm isimleri insana nispetle vehme boğulmamış saf aklın selbi sıfatlarını temsil eder. El-Samed ismi varlık anlamında basitliği beyan ettiği tüm selef ulemasınca dile getirilmiştir. Ayrıca Arş kavramı ve arş kavramının “su” üzerinde olması hariçte müfret halde olan kainatın muhayyilede insan muhayyilesinde bileşik olarak “Arş” tasavvur edilmesini anlatmaktadır. Sahabe toplumu bütün bu küllilerin anlamına vakıftı. Çünkü arap yarımadasında felsefe en yalın şekliyle hikmet olarak, malumat fazlalığından uzak bir şekilde mevcut bulunmaktaydı. Termodinamik olarak toplumun enerjisi vardı. Enformasyonun oluşturduğu bilgi çöplüğü zihinleri külli nefsin hareletinden soyutlayıp ontolojik bir sürtünme, bir kesriyat vermemişti. Bedevi araplar islamın politik gücü ile birbiriyle birlik kurmuş, esmaül hüsna ile insanlık tarihinin tüm medeniyet birikimini taçlandırmış, medeniyet ağacının meyvesini bünyesinde zuhur ettirmişti. Bu metafizik coşku elli yıl gibi kısa bir sürede doğudan batıya tüm coğrafyayı domine etti.

Büyük kriz yani batînilerin yağmaları ve teröristlikleri islam dünyasını sardığı siyasi birliği parçaladığı zaman bedeni yetkinliği yüksek bir kavim olan türkler bu metafizik özü sahiplenecek, ilkel ve vehimsel asabiyetlerini nur’u islamda fena eyleyecekti. Bu ilahi planda asabiyet saf metafizik gücün tahakkümüne girecek, maddi unsurların ve hududların vehimsel hastalığı varlık nurunun selbiyeti karşısında eriyip bitecekti. Kozmik hikaye böylece tamamlanmış olacak inşaAllah.

Fakat hikaye için kriz gereklidir. Krizler insanın tekâmülü için gerekli şok noktalarıdır. Kadızadeliler hareketi de türk medeniyetinin kriz noktası olmuştur. İbni Teymiyye’nin başlattığı nakilci dip dalga islam dünyasına dalga dalga yayılmış, osmanlıda mutassıp fıkıhçı/hadisçi prüten bir medreseli elit sınıfının doğuşuna yol açmıştı. Medreseli elit sınıf arkasına saray ulemasının desteğini alarak prüten ahlağın ilkelerine uymayan ve literalist bir açıdan dini yorumlamaya uzak olan ekberileri, mevlevileri ve diğer sufi gurupları tasviye etti. Osmanlı medeniyeti metafizik özünü kaybetti. Bu durumda son dönemde gelişmeye başlayan burjuvazi üzerindeki etkisini kaybetti. Çünkü prüten ahlaki ilkelerine dayanan mutaasıp fıkıhçılık ve literalist dini yorum, hedonist batı kültürü karşısında iyi bir çekim gücü, hedonizmi alt edecek bir anlam inşasında bulunamadı. Lale devri yaşandı. Batılılaşma belirgin halde emarelerini gösterdi.

19. Yüzyılda pozitivizm akımı iyiden iyiye kendini gösterirken küresel müesses ticari nizam denizlerde bu ideoloji ile hakimiyet kurdu. Osmanlı’da bu hakimiyet tanzimat ve ıslahat fermanları ile mühürlendi. Fakat materyalizmin ontolojisindeki boşluk, enformasyona dayalı entropisi yüksek, zihinsel bölünmüşlüğü fazla olan entellektüellerde yer edinmişse bile entropisi düşük zihinsel bütünlüğü sağlam varlık olmanın bedihi tasavvurunu sezgisel olarak içinde barındıran avamın vicdanında yer bulmadı. Bu durumda elitler ile halk arasında derin bir kopma gerçekleşti. Osmanlıda ilk reaksiyonu küresel materyalist elitlere karşı reaksiyon gösteren maturudi imam rabbani çizgisinde olan halidi nakşi mülk sahipleri devletin eksenini sünni kalemcılıkta bir müddet tutmaya devam etti. Abdülhamid sünni elitlerin ve halkın desteğini yunan savaşında elde ettiği ihtişamla arkasına alarak kemalist rejimi 30 yıl erteledi. Daha sonra aynı şekilde Mustafa Kemal Sakarya meydan savaşından dolayı kazandığı ünü kullanarak birinci meclisi hem halk desteği ile hem de tanzimattan beri artarak süre gelen pozitivist elitlerin desteği ile fes edecek ve ikinci meclisi kendisine büyük bir destekle açacaktı. Bunun akabinde gelişen süreç self oryantalizm temellerinde kurulmuş 25 yıllık kemalist süreçti.

Fakat taşranın kemalizme itaati sağlanamadı. Çünkü Avrupalı halkların aksine Osmanlı halkı şehirli değildi. Hakikatten uzaklaştırıcı malumat yığınlarına maruz kalmıyordu. Pozitivizm şehirleşmiş ve yozlaşmış Avrupa’da yer buldu ama anadolunun mutasavvıf köylerinde yer bulamadı.

Tanzimat sonrası tedrici bir pozitivist hikaye olan yeni osmanlıcılık kemalist cumhuriyet devriminde müteşeddit bir pozitivizm militarizmine dönüşmüştü. Yeni osmanlıcılık eski kavramları eski müktesebatı modernizim cevheriyle yeni bir nazarla bakmak, yeni ve sentez bir medeniyet oluşturmaktı. Ruhu batıya ait ama bedeni ve kavramları doğuya air bir medeniyet.

Kemalizm ise tamamen eskiyi red ediyor ruhen batıyı miheng alan bedenen ise yeni bir zuhur gerçekleştirmeye çalışan yer yer şamanist türklerden kültürel numuneler alan yer yer anadolunun antik uygarlığına öykünen ucube bir ideolojiydi.

Mustafa Kemal’in ölümüyle İsmet İnönü liderliğinde başlayan süreçte Türkiye Cumhuriyeti kemalizmin esaslarını yumuşatmaya ve doktrinini kültürel laik sünnilik olarak vaz etmeye başladı. Halkın rejime olan tepkisi Demokrat Parti’nin ezici iktidarı olarak zuhur etmiş, akabinde gelişen darbe ve menderesin idamı anadolu halkının politik kimliğini rejimin elitleri ile kapanmayacak şekilde ayırmıştır. Anadolu halkı o tarihlerde kendi sosyo ekonomik kavgasını islam telakkisi üzerinden vermeye başlamış ve uzun bir müddet islam telakkisini bir araç kendini beyaz türkten ayıran kimlik olarak kullanmıştır.

1960’lardan başlayan Almanya’ya göç ve akabinde anadolu köylüsünün Almanya’dan kazandığı sermaye ile mülk sahibi olması anadolu köylüsünü rejimin elit unsurlarına bir nebze de olsa ortak etmişti.

En büyük kırılma noktası İran İslam Devrimi oldu. Devrim pratik ve kurumsal olarak pozitivizme alternatif, modern bir rejim idealini tüm islam dünyasına yaydı. Türkiye’deki anadolu köylüsünün büyük bir kısmı ontolojik bir kırılma yaşayarak bünyesindeki islam telakkisini bir araç olmaktan çıkartıp ete kemiğe bürünen bir pratik ideale dönüştürmüş, kendi hakkını savunmaktan ibaret olan pasif anlayışı, hakim rejimi tesis etmeye yönelik ofansif bir ideolojiye dönüşmüştü.

Karşı reaksiyon olarak ılımlı kemalistler sert önlemler aldılar. 28 Şubat süreci başladı ve islamcı elitlerin tasviyesi başladı. Fakat halk büyük bir tepki ile iktidardakilerin gitmesini istiyordu. Tayyip Erdoğan işte tam böyle bir süreçte kendi deyimi ile daha sonra diktatörleşecek Erbakan’ın partisine alternatif bir hareketle ve ona karşı olarak Amerikan desteğini alarak Türkiye’de iktidarı aldı. Fakat iktidarının uzun bir takım güçlerin gölgesinde geçmişti. Askeri elitler sık sık Tayyip Erdoğan’a gözdağı veriyordu. Tayyip Erdoğan çareyi Amerikan desteğine bağlı Gülen Hareketini aparat olarak kullanmakta buldu. Askeri elitleri tasviye ederken Gülen Hareketi güçlenip devlet içine yuvalandı. Bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından tasviye edilmek istediler. Fetullahçılar buna reaksiyon vererek Tayyip Erdoğan’a karşı tertiplenen kolektif 15 Temmuz darbesine destek verdiler.

Tayyip Erdoğan kolektif ve daha çok İsrail ve Demokrat Obama’nın tertiplediği darbenin faturasını tamamen Fetullahçılara kesti.  Fetullahçılar darbede elbette etkili bir rol oynuyorlardı fakat onların etkileri buzdağının görünen yüzüydü. Demokratlar tek dünya devleti karşısında yükselen bir güç olduğuna inandıkları Afrika’nın hamiliğini üstlenen Türkiye’yi hedef almış, gnostik bazı metinlerin buyruklarını yerine getiren rahipliğin gerekliliklerini yerine getirmişti. ABD Cumhuriyetçilerin aksine materyalist değil, tanrının tek dünya devleyi ideali için hareket eden fanatiklerdi.

15 Temmuz sonrası Türkiye’de büyük birliktelik çağı başladı. Türkiye farklı farklı narrativeleri(hikayeleri/anlatıları) denemeye çalıştı. Önce Tayyip Erdoğan miti üzerinden yükseltilmeye çalışılan Neo-Abdulhamitizm denendi. Şimdi de günümüze kadar denenen Yeşil Kemalizm anlatısı denenmekte. Fakat kimsenin hesaba katmadığı Türk Sufizm hikayesi tercüme hareketleri ekseninde sahneye çıkışını beklemektedir.

Medeniyet hikayelerin etki çeperi ile genişler. Her hikayenin bir genişleme potansiyeli vardır. Hikayenin tamamlamdığı devlet olarak teşekkül ettiği sınırlar aşağı yukarı bellidir. Hikayenin çarpan gücü ile bir medeniyet çoğrafyaya tahakküm edebilir. Misal olarak Osmanlı, ekberi narrativi devşirme sistemine şefkat kanatlarını değdirerek üç kıtaya hakim bir merhamet imparatorluğu kurmuştur. Fakat coğrafya hakimiyetin sınırı ve belirleyicisi olmuş, viyanadan sonra İbni Haldun’un bahsettiği gerileme devri başlamıştır.

Peki hakikatin ve hakikate dayalı hikayenin medeniyetin potansiyel hakim coğrafyasının çarpanı olan nazariyesinde real politik ne olmalı?

Coğrafya önceliklidir. Bir insan hayatta ve devleti olduğu müddetçe dinini yaşayabilir. Defansif realizmi haklı çıkartan şey budur. Var oluşsal kaygı tüm dini endişelerin önüne geçmelidir. Güç dengesinde var olmak birinci öncelikli koşuldur. Fakat varlık koşulunu belirleyen şey asabiyettir.

En başa tekrar dönersek; Asabiyet iki kavramın çarpımından oluşur:

Bir toplumun kendine olan güveni×Hikayesi

Hikaye ise şöyle açıklanır:

Bir toplumun hayata karşı geliştirdiği anlam. Kendini başkalarına kıyasla tanımladığı biçim.

Anlam şöyle açıklanır.

Nereden geldiğimize ve niçin var olduğumuzau açıklama biçimi. Bu açıklama biçiminin özünde ise hakikat yatar.

Dolayısıyla en temelinde felsefede bulduğumız aşkın ruh halini yani varlık nurunun her şeyi kuşatmasının lazımı olan azizlik, rahmet, merhamet, hilm ve hikmet gibi bedihi varlık cevherini misyoner bir şekilde dünyaya yayma inancı türk hikayesinin temelini oluşturur ve bu hikayeye tutarlı ölçüde hareket edildiği zaman asabiyet gücüne güç katar.

Uluslararası arenada hikayeleri belirginleşen kurumsal yapıları oturmuş devletlerin oluşturduğu güç dengesi barışı sağlar. Bu barışın imkanında hakikat yayılabilir. Allah Rasulünün dediği ve yaptığı gibi savaşı değil barışı arzulamak gerekiyor. Fakat güç dengesinin bozulduğu ve düşman uygarlığının zülm narrativi ile teşekkül etmeye başladığı durumlarda ofansif realizm uygulayarak zülmün abad olmasını engellemek usülümüzce esas olandır. İşte bu tehditi bize ön göstesterecek şey hakikatten ve açıklamadan güç alan narrativin etkisini anlamamızı sağlayacak bir bakıştır. Dolayısyla sosyal bilimler mühendislik hesabıyla değil bize ait olan ve hikmet ile tahakküm ettiğimiz malumattan mürekkep olan bilinçdışımızın bize klavuzluğu ile mümkündür.