İlim ve Hendesenin Mufarıklaştırılması

Muhammed Emre El-Vakfî

İlimden kastımız bugün sosyal bilimler diye adlandırılan subjektif olarak belirtilen müktesebattır. Modern literatür sosyal bilimleri subjektif olarak vaz eder. Biz ise bu yazımızda sosyal bilinlerin öznenin dışında objektif olduğunu, öznenin sosyal bilimlerdeki objektifliği dereceli olarak algılayabileceğini söylemekte ve bunu felsefi olarak ispat edeceğimizi belirtmekteyiz. “Dış dünyada objektiflik vardır ama insan için tamamen objektiflikten bahsidilemez dereceli olarak objektiflikten uzaklaşılabilir veya yakınlaşılabilir.”

Modern literatürün başka bir veçhesi sosyal bilimlerde öznenin de algılayabileceği mutlak bir objektiflikten bahseder. Tefekkürü analitik hasapların kafesine koyar, kibirlice tekilleri müfret olan akıştan koparıp mufarık bir şekilde içindeki kesin hükmün burhanını koymaya kalkar.

İslam dünyasında bu akımın temsilcileri islamcılar olmuştur. 19’culukla Kuran’ın ruhunu ölçüp biçmiş, islam şeriatini değişmez kalıplara koyarak sistemleştirmeye standartlaştırmaya çalışmış, tarih yazımını bile mühendislik hesabıyla tahkim etmiştir.

Varlık bedihidir ve zihnimizde tasavvur eden tüm şeylerin yüklemidir. Var olanları hakikat perpektifinden incelersek antik zamandan beri karşımıza çıkan katagoriler ve katagorilere yöneltiğimiz amaçsal sorular tefekkür dünyamızı ferahlatır.

Katagoriler belli başlı unsurlarla tertiplenmiştir. Nitelik, nicelik, mekan bu unsurların en esaslı olanlarıdır.

Nitelik bir var olanın sesi, kokusu, rengi gibi ârazlarıdır. Bütün bu unsurlar gerçek değildir ve kendi başına bir ontolojisi yoktur. Var olanın muhayyile tarafından deneyimlenmesi ve yorumlanmasıdır. Örneğin kırmızı dalga boyu doğal hayatta kanın yansıttığı dalga boyu olduğu için nefs sahibi bu dalga boyunu yorumlarken vahşetle yorumlamıştır. Bunun sonucunda dalga boyu görenin zatında kırmızılaşmıştır. Kuşların sesi öznenin zatına güven vermiş ve özne bir süre sonra bu sesleri güzel duymaya başlamıştır. Kuş güzel öttüğü için huzur vermemiş, huzur verdiği için güzel ötmüştür. Yenilmemesi gereken zehirli şeylerin, iğrenç şeylerin tadı zihin tarafından tiksinç olarak belirlemiş, zihin, varlığın kutsanmış nurunu beden prizmasından geçirerek koku dediğimiz olguyu üretmiştir.

Nicelik bir tekrar işlemidir. Mevla teala hazretleri zamansız bir düzlemde kendini zatını zikretmiş, onun bu zikir eylemi niceliklerin, matematiğin kaynağı olmuştur. Zikir gerçek değildir. Zikir yani sayma eylemi ancak hakikate araç olabilir. Hakikat sayarak yüceltilir fakat hakikate sayıları giydirmek şirk koşmaktır ve büyük bir zülmdür.

Mekan fizikten doğar, fizik ise doğal hayyızdan… Doğal hayyız ise vaz edilmiş niceliktir. Yoğunluk ve enerji işte bu belirlenmedir. Bu belirlenmeler maddenin hareketini oluşturur ki bütün bunlar bir estetiğe göredir.

Bütün bu var olanların dışında esas bir var olan vardır ki o aslında bütün sonradan var olanların öncülüdür. Bu var olanın kendisi tanımlanmaz tasavvur edilemez bedihi olarak deneyimlenir ama bu deneyim dile dökülemez ancak zıttıyla belirgin hale getirilir. Örneğin saf varlık tüm var olanların yüklemidir dolayısıyla onun haricinde bir şey yoktur. Bunun sonucunda cahilce bir kibir, ahlaksız bir haset, özneye karşı ön yargılı bir öfke hissetmez. Tüm bu hâllerin zıttında ulvi bir ahlak halidir saf varlık… İnsan bunu deneyimler, bundan uzaklaşır veya buna yaklaşır. Saf varlığın bu haline tutulan öyle bir aşka tutulmuştur ki diğer var olanların hükümsüzlüğünü yakinen idrak eder.

“Eğer gerçekten seviyorsan dilberini, onun sırma saçı şefkatinde boğulmuştur. Göğüslerine sürülen eşsiz güzellikteki misk kokusu sadrından sıçrayan zerafet karşısında hükümsüzdür. Mesken tuttuğu altın saraylar azizliğinde fesat olmuştur. Pek çok zamanda var oluşu dilberin bir ana, tek bir deme sıkışmış, tek bir güzelliğin tezahürü olmuştur.”

Bu gaybi güzellik feleğin harelet ettirici mihengidir. Felek bu güzelliğe göre hareket eder. Fakat güzelliğin sırrına kimse erişemeyeceği için hareketlerin sırrının tamamını kimse zatında toplayamaz.

Bu gaybi güzellik hakikattir yani algımızın ötesinde bir hakikat vardır. Eğer algımızı üzerinde ve aynı zamanda benliğimizin zemininde bu hakikat var olmasaydı böyle bir kavram insanlık tarihi boyunca literatüre geçmez insan böyle bir kavramın kokusunu alamazdı.

Peki ahlaki nihilizm bu perspektifle nasıl çürütülür? Şöyle ki her hangi bir eylem bu hakikat zeminin üzerinden yükseliyor veya yükselmiyor. Tüm tekillerin kendi başına mücerred bir varlığı olmaz çünkü başta belirttiğimiz gibi nicelik bir yanılsamadır. Buradan yola çıkarak tüm kainatın müfret bir yapı olduğunu kesin bir şekilde söyleyebiliriz. Çünkü hariçteki varlıklar bileşik olamaz böyle bir durumda onların dağılması söz konusu olurdu. Üç boyutlu kainat matematikten de biliyoruz ki iki boyutlu bir iz düşüm alanına çevrilebilir. İki boyutlu iz düşüm alanı tek bir matematiksel formüle dökülebilir. Yani kainat bir bütün olarak bilinebilir ve biliniyorda…

Aksini düşündüğümüzde kainat parçalı olarak Mevla’nın zatında bilinemez bu durumda mevlanın zatında sonsuz tane tekilin ilmi mevcut olur ki bu teselsül gereği imkansızdır. Dolayısıyla her yol bütün ve basit bir kainat modeline bizi götürmeltedir.

Sonuç olarak tüm tikeller bir tümelin zatında toplanıyor. Bir tikele mürekkep bir müşekkek bir hakikat var veya yok. Bunun burhanını nasıl vaz ederiz? Edemeyiz sadece algımız müşekkek bir şekilde eylemin ardındaki hakikatin malumat dahilinde kokusunu alır. Kainatın müfret gerçekliğine zihnimizi entegre ettiğimiz ölçüde kâmil fiili gerçekleştirebiliriz ve anlayabiliriz. Kâmil fiil ve burhan vehmin ontolojik sürtünmesinin fenâ oluşuyla mümkün olur. Bu sürtünme azaldığı zaman doğru eylem tefekkürümüz artar ama hiçbir zaman bir peygamberin gibi tamamen feleğin nefsi ile bütünleşmez. O halde bize düşen tefekkürümüzü artırarak mutlak tefekkür sahibi peygamberin kim olduğunu tespit etmek. Kâmil fiilleri vaz edeni tanımak. Arif olanlar bilir ki bu Hz.Muhammed Mustafa’dan başkası değildir.

İslam tefekkürü bize gerekli bir teslimiyet kazandırır. Karanlık olan yollar bizim için artık başkası tarafından aydınlatılmıştır. Tefekküre giden yol ve tefekkürün ispatı analitiktir ama tefekkürün kendisi analitik değildir.

İslama ulaştıktan sonra bizim için ilmde tefekkür nazarı başlar. Artık her olguya tefekkür ile bakarız. Bilinçdışımızdaki hikmetle mezcedilmiş malumatın akışının getirdiği sezgi ile kainata entegre oluruz. Bizim için artık planlama ve hesaplama yoktur. Doğru eylem içimize doğar. Artık şiir ve belagat en büyük hakikattir. Planlama ve hesaplama hendesenin işidir. İkisi birbirinden artık ebediyyen ayrılmıştır.

Bu kutlu güne selam olsun.